Online Psikolog | Online Terapi | Kendimizi Özel ve Önemli Hissetmek
Türkçe Terapi

Kendimizi Özel ve Önemli Hissetmek

Seksenli yıllarda, henüz ilkokula başlamamış küçük bir çocukken, akşamları TRT 1’de Adile Naşit’in masallar anlattığı ‘Uykudan Önce’ adlı bir program vardı. ‘Yakari’ adlı çizgi filmiyle sonlanan ve seksenlerde çocuk olmuş kuşağın akşamı iple çektiği muhteşem bir programdı…


Rahmetli Adile Naşit, her programın sonunda farklı kız ya da erkek isimlerini söyler ve “iyi uykular kuzularım” diyerek programı sonlandırırdı. Ben de TV karşısında benim ismimi de söyleyeceği günü heyecanla beklerdim. Yine bir akşam saydığı bir sürü isim arasından benim ismimim de geçtiğini ve bundan büyük bir heyecan duyduğumu hatırlıyorum. O, kelimeyi uzatarak ‘Ümiiiit’ dediğinde kast ettiği Ümit’in ben olduğunu düşündüğümü hatırlıyorum. O zamanki çocuk aklımla tüm Türkiye’de on binlerce başka ‘Ümit’ler olduğunu hesaba kat(a)mamış, o anda özellikle bana hitaben ‘Ümit’ dediğini düşünerek bundan büyük bir mutluluk duymuştum. Sezen Aksu’nun ‘küçüğüm’ adlı şarkısında da geçtiği gibi küçüktüm ve bu yüzden de kendimi özel ve önemli zannediyordum…

Aslında o zamanki kendimin özel olduğunu düşünen algım, çocukken her birimizin geçtiği ‘ben-merkezci’ dönemimizden ileri gelmekteydi. Diğer bir deyişle her birimiz, dünyanın merkezinde kendimiz olduğunu düşünüp her şeyin etrafımızda döndüğünü zannettiğimiz bu garip dönemden geçtik… Garip diyorum çünkü bugünkü aklımızla olayı değerlendirdiğimizde gerçekliğin ötesinde bir saflık barındırdığımız aşikâr ancak o zamanlar bu safça bakışımızın farkında değildik. Belki de bu algımız, henüz doğmadan önce milyonlarca sperm arasından birinci gelmemizin bir sonucu olarak genetiğimize işlenmiş doğal bir düşünceydi ya da tam tersi Alfred Adler’in iddia ettiği şekliyle her birimiz aslında çok derin bir aşağılık kompleksi hissederek bu dünyaya geldik ve bu kompleksimizin yaratabileceği yıkıcı etkiyi, kendimizi özel ve değerli hissederek dengeleme yoluna gittik. Amerikalı Gökbilimci Carl Sagan da bu kendimizi özel hissetme halimizi her birimizin aslında yıldız tozlarından meydana gelmemize dayandırmış ve şu şekilde ilginç bir yorumda bulunmuştur: “Evren milyonlarca yıldızın çarpışmasıyla, patlamasıyla ve yok olmasıyla oluştu. Bu patlamalar ve çarpışmalar sırasında ortaya çıkan ve dağılan yıldızların tozlarıyla şu anda gözlemleyebildiğimiz evren oluştu. İnsanoğlu olarak bizlerin de her molekülümüzü oluşturan atomlar da bu yıldız tozlarından meydana geldi. Bildiğiniz gibi her yıldız özeldir ve tektir. Bu yüzdendir ki her insan kendini özel hisseder.”

Peki, ne oldu da bizler o kendimizi özel ve biricik hissettiğimiz ‘ben-merkezci’ dönemlerimizi geride bırakarak mevcut gerçekliğe uyum sağlayabildik ya da gerçekten sağlayabildik mi? Psikanalist Heinz Kohut, aslında her birimizin benliğinde bir narsisizm çekirdeği olduğunu iddia etmiştir, ona göre bu yüzden kendimizi daha bebeklikten itibaren özel ve biricik hissederiz. Bu sürecin özellikle hayatımızın ilk iki yılında yaşanması doğaldır ancak yaş ilerledikçe narsisizmimizin optimal kırılmalarla deyim yerindeyse yontulması gerekir. Diğer bir deyişle, bir takım dış uyaranlara maruz kalmamız sonucunda dünyanın aslında bizim etrafımızda dönmediğini -acı da olsa- idrak etmemiz sağlıklı olandır. Bu süreç genellikle aileden dışarı ilk adımımızı atıp çevreyle etkileşim içine girdiğimiz dönemlere rastlamaktadır. Örneğin ilk defa kreşe gidecek bir çocuğun annesi, okulun ilk günü sınıfa onunla birlikte gelir ve anne, çocuğunun montunu çıkarttırıp onun ulaşamayacağı yükseklikteki bir askılığa asar ve okuldan ayrılır. Okul çıkış saati geldiğinde çocuk, montunu askılıktan almak ister ancak ona ulaşamaz. Hal böyle olunca öğretmeninden montunu vermesini ister ve öğretmeni, birçok montun olduğu askılığı göstererek çocuğa sorar: “hangisi senin montun?” Çocuk, beklemediği böyle bir soru karşısında şaşkınlık ve birazda kırılma yaşar; zira onun kafasında kendi montunun öğretmeni tarafından da bilineceği algısı mevcuttur; çünkü o, özel ve biricik bir varlıktır ve onun montunun hangisi olduğunu herkes bilir... Neticede çocuk, yaşadığı buna benzer yaşamsal tecrübelerle işin aslının öyle olmadığına kanaat getirerek ben-merkezci evreyi - zamanla ve kırıla kırıla- aşar ve yaşam ve diğer insanlar karşısında gerçekçi bir bakış açısı geliştirir. Çocuğun bunu gerçekleştirebilmesi, hayata uyum sağlayabilmesi açısından son derece önemlidir; aksi takdirde çocuk, ben-merkezci evrede takılı kalabilir ve bunun neticesinde hayatta büyük sorunlarla karşılaşır. Nitekim aşması gerekirken, ben-merkezci evrede takılı kalmış bir yığın yetişkin insan da çeşitli kişilik bozukluğu arz edebilen davranış modelleri ile günlük yaşamda karşımıza çıkabilmektedir (Bu husustaki detayları “Uyanış- Kişiliğin gizil kodları” adlı ilk kitabımda detaylarıyla anlattım).

İşin ilginç yanı şu ki, herhangi bir kişilik bozukluğu geliştirmeyecek bir şekilde ben-merkezci dönemi geride bıraktığımızı varsaysak da, aslına bakarsanız bir parçamız halen olaylar karşısında kendisini özel ve önemli hissetmeye devam etmektedir. Bu durum bazılarımızda az bazılarımızda ise daha belirgin bir halde kendini belli eder. Ünlü psikiyatrist ve yazar Irvin Yalom da kitaplarında aynı konuya değinir, aslında hepimizin bir yanı kendisini diğerlerinde daha özel, önemli, değerli ve hatta seçilmiş bir kişi olduğuna inanmaktadır. Bu durum, kişinin ortaya çıkan bir felaket karşısında ilahi bir güç tarafından korunacağı düşüncesine bile varabilir ki, her birimiz buna benzer bir duyguyu zaman zaman hissetmişizdir. Oysa gerçek dünya pek de öyle kafamızda tasarladığımız gibi değildir ve yaşamda çoğu zaman acıyla, zorluklarla ve talihsizliklerle karşı karşıya geliriz. Bu, bir nevi yaşamın doğal kanunu gibidir ve bu yönde yaşadığımız her tecrübe sayesinde aslında o kadar da özel, biricik ya da mistik bir takım güçler tarafından korunma altına alınmış seçilmiş bir insan olmadığımıza kanaat getiririz. Bu tür farkındalıklar elde ederek -Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna isimli romanında geçen şekliyle- “hayatta hiç bir zaman kafamızdaki kadar harikulade şeyler olmayacağını idrak etmiş oluruz.” Zaman içerisinde böyle bir bakış açısı geliştirmemiz bizim, çocuksu bir değerlendirmeden ziyade yetişkin bir bakış açısıyla olayları ele almaya başladığımıza işaret eder ve aslında bu şekilde davranarak yaşanabilecek duygusal acıları ya da olası hayal kırıklıklarını da hafifletmiş oluruz. Bu, bir nevi olası ruhsal dağılmalara karşı aldığımız önlem niteliği taşımaktadır. Nitekim Stoacı filozoflar bunu bir adım daha öteye taşıyarak ortaya çıkan kötü bir durumun her zaman için daha da kötüye gitme ihtimalini bulundururlar, hatta hep böyle olacağına inanarak acı verici nitelikteki olaylar karşısında farklı bir baş etme becerisi geliştirmişlerdir. Stoacıların bu yaklaşım tarzı da insanın -özel ve biricik bir varlık olmasından ziyade- doğanın sıradan bir parçası olduğunu kabul etmelerinden ileri gelmektedir. İnsanı oldukça sıradanlaştıran bu bakış açısı da, insanın kendi potansiyelini fark edip yaşama aktaramaması, öznelliğini ve ruhsal zenginliğini göz ardı etmesi gibi başka sorunları açığa çıkarma riski barındırmaktadır.

Sonuç olarak bir insanın ‘özel’, ‘biricik’ ya da ‘seçilmiş’ hissetmesi ne kadar problemli bir bakış açısıysa kendisini son derece sıradan bir insan olarak ele alması da bir o kadar sıkıntılı bir durum arz etmektedir. Bu konuda makul ve mantıklı olan, kendi değerimizi göz ardı etmeden kafamızdaki kurduğumuz dünya ile gerçek dünyayı mümkün olduğunca senkronize etmek olacaktır. Bu dengeyi kurabildiğimizde ne gerçekleşmesi güç fantastik hayallere dalarız ne de “benden bir halt olmaz” diyerek köşemize çekiliriz. Kendi yeteneklerimiz, becerilerimiz ve potansiyelimiz doğrultusunda kendimizi gerçekleştirmeye ve hayata kaynaklık etmeye çabalarız. Tüm bunları hayata geçirmeye çabalarken yaşamın tek başına bir anlamı olmadığını, yaşayan her bireyin hatta her canlının yaşama farklı şekillerde ve renklerde kaynaklık edebileceğini, dünyanın bir rekabet ya da kendini başkalarına ispat etme arenası olmadığını kabul etmek de önem arz etmektedir. Bunun Aksini yaparak mutlu ve uyumlu bir yaşam süreceğine inanmak da, yine kafadaki dünyanın gerçek olanla senkronize olmaması sonucu açığa çıkan talihsiz bir düşünce olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim birçok insan, farkında olmasa da bu tür bir sağlıksız bakış açısıyla hayatta acı çekmeye mahkûm bir hale dönüşmüş durumdadır. Hintli Yazar Tadore’nun da vurguladığı gibi “acı, bizim arzularımızın doğanın yasalarıyla uyumsuz olmasından doğmaktadır.”
Etiketler
Bir yorum yaz